Doğrulukla Doğrulmak

Doğrulukla Doğrulmak
Peygamber Efendimiz bu üç sahabi ile konuşulmasını yasakladı. Peygamberimiz ve herkes, onlara tam elli gün küstüler. Neden mi? Sonra ne mi oldu? Hepsi bu yazıda.

Peygamber Efendimiz, Bizans İmparatorunun, Müslümanlarla savaşmak için büyük bir ordu hazırlığını öğrendi. Bunun üzerine derhal savaş için hazırlık yapılmasını emretti.

 

     Sefer, Medine’nin yedi yüz kilometre Kuzeybatısında yer alan Tebük’e yapılacaktı. Yol çok uzun ve zordu. Hava çok sıcaktı. Bölgede kıtlık hâkimdi. Düşman kalabalık ve çok güçlüydü. Üstelik Medine’nin en güzel mevsimine denk gelmesi, seferin zorluğunu daha çok artırıyordu. Meyvelerini cömertçe sunan Medine, berrak suları, olgun meyve ağaçlarının serin gölgeleriyle oldukça çekiciydi. Bu güzel şehri bırakıp sıcak ve türlü sıkıntılarla dolu uzun bir yolculuğa, hele bir savaş yolculuğuna çıkmak, her babayiğidin harcı değildi. Bu nedenle Tebük Gazvesi’ne “Zorluk Gazvesi”, bu gazveye katılan orduya da “Zorluk Ordusu” adı verildi.

 

     Peygamber Efendimizin seferberlik emri ile Medine’de hayat hareketlendi.

 

     Ka’b bin Malik de, herkes gibi savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Kendi kendine “Ne zaman olsa hazırlanırım” diyordu. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Peygamber Efendimiz ile Müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ka’b bin Malik ise hâlâ hazırlanmamıştı. Mücahitler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişmeyi düşündüyse de yapamadı.

 

     İslam Ordusu Tebük’e vardı. Ancak herhangi bir savaş olmadı. Birlikte karar alıp Medine’ye doğru yola çıktılar.

 

     Medine’ye varınca Peygamber Efendimiz Mescid-i Nebi’de iki rekât namaz kılıp oturdu. Savaşa katılmayanlar, Peygamber Efendimize gelip özürlerini bildirdiler. Peygamber Efendimiz de onlar için Allah’tan af diledi. Bazı bedeviler ve münafıklar gelip, hiçbir özürleri olmadığı halde türlü yalan ve yeminlerle Peygamber Efendimizden özür dilemişlerdi.

 

 

     Hiçbir mazeretleri olmadığı hâlde savaşa katılmayanlar arasında Ka’b bin Malik ile birlikte Mürare bin Rebi’  ve Hilal bin Ümeyye adında iki kişi daha vardı. Onların dışında savaşa gitmeyip geride kalanlar, ya münafık diye bilinenler veya güçsüz, yaşlı kimselerdi.

 

     Birbirinden değerli bu üç güzel insanın bu durumu, Peygamber Efendimiz başta olmak üzere herkesi şaşırtmıştı. Onlar da, ağır davranmaları ve tembellikleri yüzünden Allah yolundaki bir savaşa katılmadıkları için çok utanmış, üzülmüş ve pişman olmuşlardı. Bazıları gibi yalan söyleyerek paçayı kurtarma basitliğine düşmek yerine, Peygamber Efendimize gelip, durumu olduğu gibi anlattılar. Ka’b bin Malik şöyle dedi:

 

     – Ey Allah’ın Resulü! Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da bu kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım.

 

     Peygamber Efendimiz onlara, haklarında Allah’ın vereceği emri beklemelerini emretti.

 

     Savaştan kaçmak büyük bir günah ve ağır bir suçtu. Bu nedenle Peygamber Efendimiz savaşa katılmayan bu üç sahabi ile konuşulmasını yasakladı. Herkes onlara küstü ve konuşmadı. Peygamber Efendimiz ve bütün Müslümanlar onlarla tüm bağlarını kopardı. Kendi aileleri ve yakın akrabaları dahi onlardan uzaklaştı. Öyle ki, Medine sanki onların memleketi olmaktan çıkmış yabancı bir yer haline gelmişti. Elli gün böyle geçti.

 

     Ka’b bin Malik, Mürare bin Rebi’ ve Hilal bin Ümeyye üzüntü, utanç, acı ve pişmanlık içerisinde elli gün boyunca gözyaşı döküp tövbe ettiler. Sonunda Allah, onlar hakkında Tevbe suresinin 118. ayetini indirerek şöyle buyurdu:

 

     “Ve (Allah, savaştan) geri bırakılan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü onca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Bunun üzerine O da, yine eski hallerine dönebilsinler diye merhametle onlara yönelip tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul edendir, pek merhametlidir.”

 

     Peygamber Efendimiz bu müjdeyi onlara verince çok sevindiler. Ka’b bin Malik şöyle dedi:

 

     — Ey Allah’ın Resulü! Yüce Allah beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece hep doğru söyleyeceğim.

 

     Allah, K’ab bin Malik ve arkadaşlarını doğru sözlü olmalarından dolayı mükâfatlandırdı. Onlar da asla doğruluktan ayrılmadılar. Kalan hayatları boyunca da bilerek hiç yalan söylemediler.

 

 

DÜŞÜNCE SANDIĞI

 

1. Zor durumda kaldığı zaman yalan söyleyen bir kimse hakkında neler düşünürsünüz?

2. Ne olursa olsun, her durumda doğruluktan ayrılmayan bir kimse hakkında neler düşünürsünüz?

3. Bir kez yalanını yakaladığınız bir kimsenin, daha sonra söylediklerine inanır mısınız? Niçin?

4. Siz Ka’b bin Malik ve arkadaşlarının yerinde olsaydınız ne yapardınız? Niçin?

 

     [ Musa Mert ]

 

     Çizen: Sevgi İÇİGEN

 

     Konya Çocuk Dergisi, Yıl 3, Sayı: 11, s. 12, 13.